Şeyh Naim Kasım: 'Direnişin zaferi, 2006’dan 2026’ya kadar Siyonist rejimin tehditlerine karşı 20 yıllık kalıcı bir güç dengesi ve caydırıcılık oluşturmayı başardı.'
Tesnim'in haberine göre, Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, Hizbullah direniş hareketinin İsrail rejiminin Lübnan’a yönelik 33 günlük savaşındaki zaferinin 20. yıl dönümü münasebetiyle bir konuşma yaptı.
Siyonist İsrail rejiminin 2006 yılında Lübnan’a yönelik savaşı 33 gün sürdü ve nihayetinde 14 Ağustos 2006’da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararıyla ateşkes sağlandı. İşgal rejimi bu savaşta ağır bir yenilgiye uğradı.
Şeyh Naim Kasım’ın konuşmasının öne çıkan başlıkları şöyle:
Bugünkü münasebet, 14 Ağustos 2006’daki zaferin yıl dönümüdür. Şu anda 2026 yılındayız.
Bu münasebete ve siyasi gelişmelere geçmeden önce, Peygamber’in (s.a.v.) vefatının ve İmam Hasan el-Mücteba’nın (a.s.) şehadetinin yıl dönümlerinde başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz.
14 Ağustos 2006, 33 günlük savaşın sona ermesini ve İsrail rejiminin Lübnan’a yönelik geniş çaplı saldırganlığı karşısındaki direnişi hatırlatmaktadır.
Biz 33 günlük savaşı, Lübnan’a yönelik geniş çaplı saldırılara başlayan İsrailli işgalciyle mücadele amacıyla “Sadık Vaat Savaşı” olarak adlandırdık. Doğrudur, başlangıçta İsrail’in saldırısı, Hizbullah tarafından iki askerinin esir alınması bahanesine dayanıyordu. Ancak gelişmeler, askeri baskı uygulanmadan diplomasinin sonuç vermediğini ve bu rejimin yalnızca güç dilinden anladığını gösterdi.
Tüm temaslar ve diplomatik ilişkiler, İsrail hapishanelerindeki Lübnanlı esirlerin serbest bırakılmasını sağlayamadı. Bu nedenle “Sadık Vaat Savaşı” gerekliydi; çünkü esirlerimizi İsrail hapishanelerinden kurtarmamız gerekiyordu.
33 günlük savaş, İsrail’in güç dilinden başka bir dil anlamadığını, sürekli katliam ve cinayetlere başvurduğunu ve bu rejimin askeri açıdan durdurulması gerektiğini gösterdi.
Bunun yanı sıra kanıtlar, ABD ve Siyonist rejimin aynı yılın eylül ayında, yani temmuz ayından iki ay sonra Lübnan’a yönelik daha geniş çaplı bir saldırı için önceden hazırlık yaptığını ortaya koydu. Zamanında gerçekleştirilen bu eylem, onların uğursuz planını daha erkenden boşa çıkardı.
Temmuz Savaşı, İsrail’in yenilgisiyle sona erdi. ABD’nin desteklediği bu azgın düşman, İslami Direniş ve “ordu, halk ve direniş” denklemi çerçevesindeki tüm onurlu savaşçılar karşısında yenildi.
Operasyonlarımızın sonucu, esirlerin ve tutukluların özgürlüğüne kavuşması oldu.
Direnişin canlı örneği bölgedeki güç dengesini değiştirdi / “ordu, halk ve direniş” denklemiyle “Yeni Ortadoğu” planı yenilgiye uğratıldı
Lübnan İslami Direnişi’nin “ordu, halk ve direniş” şeklindeki stratejik denklem çerçevesindeki direnişi, Siyonist düşmanın ve onun başlıca destekçisi ABD’nin aşağılayıcı bir yenilgiye uğramasını sağladı.
Bu tarihi savaş yalnızca esirlerin ve tutukluların özgürlüğüne kavuşmasını sağlamakla kalmadı, aynı zamanda dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın “Büyük Ortadoğu” oluşturulmasına ilişkin iddiasını ve bunu “yeni düzenin doğum sancısı” şeklinde nitelendirmesini de tamamen başarısızlığa uğrattı.
Direnişin zaferi, 2006’dan 2026’ya kadar Siyonist rejimin tehditlerine karşı 20 yıllık kalıcı bir güç dengesi ve caydırıcılık oluşturmayı başardı.
Bu canlı ve başarılı deneyim, mustazafların zamanın müstekbirlerine karşı zafer kazanacağına ilişkin ilahi vaadin açık bir örneğidir. Ayrıca direniş modeline bağlılığın, gerçeklerin doğru değerlendirilmesinin ve hazırlık düzeyinin sürekli artırılmasının, bölgesel tüm dengeleri bozma ve değiştirme kapasitesine sahip olduğunu kanıtlamaktadır.
Siyonist rejimin Eylül 2024’te gerçekleştirdiği geniş çaplı saldırı ve çağrı cihazlarının patlatılması gibi terör eylemleri, Seyyid Hasan Nasrallah ve Seyyid Haşim Safiyuddin gibi önde gelen lider ve komutanların şehadeti ve bazı kayıplarla sonuçlanmış olsa da direnişin yapısını ve iradesini çökertecek başarıya ulaşamadı.
Direniş ve Lübnan’ın bu anlaşmanın hükümlerine tam bağlılığına rağmen Siyonist rejim, yükümlülüklerini bir gün dahi yerine getirmedi ve son 15 ay boyunca saldırılarını kademeli ve sürekli biçimde sürdürdü.
Direniş söz konusu anlaşmayı hâlâ uygulanması gereken geçerli bir çerçeve olarak değerlendirirken ve bu süre boyunca hükümetle iş birliği örneği sergilerken, Lübnan hükümeti dış vesayet ve baskı altında, düşmanın anlaşmayı ihlal etmesini engellemek yerine tüm dikkatini direnişin silahları meselesine yöneltti.
Direnişin canlı örneği bölgedeki güç dengesini değiştirdi / İmam Hamenei’nin şehadeti, saldırganlarla yürütülen varoluş mücadelesinde dönüm noktasıdır
Direniş, merhum lider Ayetullah Hamenei’nin şehadetine karşılık olarak ve Siyonist rejimin anlaşmaları 15 ay boyunca art arda ihlal etmesine tepki amacıyla füze operasyonu gerçekleştirdi.
Mevcut kanıtlar, İsrail’in Lübnan’a yönelik geniş çaplı saldırısının önceden planlanmış ve varoluşsal bir savaş olduğunu açıkça göstermektedir. Direniş karşılık vermeseydi dahi bu saldırı kısa vadede gerçekleşecekti.
Bu kader belirleyici savaşta direniş, “teslimiyet ve çöküş” ile “direniş ve düşman planının yenilgiye uğratılması” arasında seçim yapmak zorunda kaldı ve İsrail rejiminin soykırım ve direniş hareketini yok etme hedeflerine ulaşmasını engellemek amacıyla Kerbela savaşının yolunu ve direnişi seçti.
Lübnan hükümetinin ABD’nin dayatmaları ve baskısı altında sözde “Çerçeve Anlaşması”nı kabul edip imzalaması, dengeli bir anlaşma değil; İsrail’in dayatmalarına mutlak teslimiyet ve ulusal egemenlikten geri çekilmedir.
Bu anlaşmanın Lübnan’ın ulusal çıkarları açısından hiçbir kazanımı bulunmamaktadır ve direniş açısından tamamen reddedilmiştir; gelecekteki kararlarda da herhangi bir geçerliliği yoktur.
Lübnan hükümeti düşmanla yürütülen müzakerelerin başarısızlığını kabul etmeli / Lübnan’ı korumanın tek yolu direnişin güç kozuna dayanmaktır
ABD’yi “arabulucu” olarak tanımlama çabası açık bir yanılgıdır. Çünkü Washington ve Tel Aviv ortak bir cephede yer almakta, Lübnan hükümeti de onların taleplerine teslim olmaktadır.
Lübnan hükümeti bu sürecin başarısızlığını açıkça kabul etmeli ve “direnişin güç kozu” ile ulusal bütünlüğe dayanarak ortak ve onurlu bir tutum benimsemelidir.
Günlük saldırıların, evlerin yıkılmasının, tarlaların yakılmasının, güneydeki topraklara el konulmasının ve hatta “deneme bölgeleri” oluşturulması ve doğrulama komiteleri belirlenmesi gibi uygulamalarla Lübnan ordusunun bombalanması ve aşağılanmasının sürmesi, düşmanın Lübnan’ın egemenliğine hiçbir itibar göstermediğinin kanıtıdır.
Ülkenin onurunu ve güvenliğini korumanın tek yolu, bu aşağılayıcı yaklaşıma son vermek ve ortak direnişe geri dönmektir.
Direniş teslimiyeti kabul etmiyor ve ulusal egemenlikten geri adım atmıyor
İsrail’in Lübnan ordusunun konuşlandırılmasını onaylamayı şartlara bağlaması ve bunu kendisine bağlı soruşturma komitelerinin görüşüne tabi tutması, ulusal egemenliğin açıkça aşağılanmasıdır.
Bu ihlalin açık örneklerinden biri, kurtarılan “el-Mansuri” beldesidir. Düşman, sakinlerini yerinden ederek ordunun konuşlanmasını engelledi. Buna rağmen Lübnan hükümeti basit bir protestoda bulunmaktan veya müzakere toplantılarına katılmayı reddetmekten dahi kaçındı.
Hükümetin Netanyahu ve Katz gibi Siyonist yetkililerin kibirli tutumları karşısındaki pasifliği ve düşmanın yeşil ışığına bel bağlaması, ülkenin itibarını ve onurunu pazara çıkarmıştır.
Lübnan hükümeti Gazze ve Suriye’deki gelişmelerden ders çıkararak bu aşağılayıcı yoldan geri dönmelidir. Direniş hiçbir zaman teslim olmayacak ve ülkenin egemenliğini, onurunu ve toprak bütünlüğünü tüm gücüyle savunacaktır.
ABD vesayeti ve İsrail işgali altında olmayı asla kabul etmeyeceğiz
Arka arkaya gelen yenilgileri kabul etmeyi bırakın; bu kadar başarısızlık yeterli değil mi? Bu gelişmeler ülkeyi ve Lübnan’ın geleceğini yıkıma sürükledi.
Vaat edilen çözümler ve yetkililerin yeminleri nerede? Ekonomik ve sosyal sorunlarla mücadele, istihdam oluşturulması ve hükümet bildirisinde verilen vaatlerin hayata geçirilmesi konusunda tamamen başarısız oldunuz.
Lübnan hükümeti bu başarısızlıklarını telafi etmek yerine ulusal egemenliği ortadan kaldıran, ülkeyi ABD vesayeti altına sokan ve tüm ayrıcalıkları İsrail lehine devreden bir çerçeve anlaşması imzaladı.
Lübnan’ın egemenliğinin ihlal edilmesini, işgal güçlerinin varlığını sürdürmesini ve ABD vesayetini asla kabul etmeyeceğiz. Ulusal kimliğimizin ve çocuklarımızın geleceğinin yabancıların egemenliği altına girmesine izin vermeyeceğiz.
Direniş, Siyonist rejimin baskı ve saldırganlığına asla teslim olmayacak
Direnişimize ve sabırlı halkımıza dayanarak İmam Musa Sadr ve şehit Seyyid Hasan Nasrallah’ın yolunu sürdüreceğiz ve İsrail’i mutlak şer olarak görüyoruz.
İddiaların aksine, 300 bin yerinden edilmiş kişinin güneye dönüşü “İslamabad Anlaşması”nın kazanımıdır. Çünkü “Çerçeve Anlaşması” işgal ve aşağılanmadan başka hiçbir sonuç doğurmamıştır.
Direnişin eylemleri tamamen savunma amaçlıdır ve güç dengesinin olmamasına rağmen asla teslim olmayacağız. Çünkü teslimiyetin acısı çok daha büyüktür.
Bugün öncelikli mesele güneyin yeniden imar edilmesi ve yerinden edilenlerin güvenliğinin sağlanmasıdır. Hükümet bu doğrultuda sorumluluklarını yerine getirmelidir.
www.kudusgunu.com