Beyrut'un güney banliyösü Dahiye olayı, Batı Asya'nın çalkantılı ortamında gücün hâlâ aktörlerin davranışlarını belirleyen en önemli değişken olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Batı Asya'da hızla gelişen olaylar içerisinde bazen kısa süreli bir gelişme büyük bir gerçeği ortaya çıkarabilir. Siyonist rejimin Beyrut'un güneyindeki Dahiye bölgesine yönelik geniş çaplı saldırı tehdidi ve İran'ın uyarılarının ardından bu rejimin ani geri adım atması da bu gelişmelerden biridir. Bu olay, ABD ve Siyonist rejim gibi savaş yanlısı aktörlerin her şeyden önce güç, caydırıcılık ve maliyet oluşturma diline karşılık verdiğini bir kez daha gösterdi.
Mehrnews'ün haberine göre, son saatlerde Siyonist rejim, Lübnan'a yönelik tehditlerini artırarak Beyrut'un güney banliyösündeki bazı bölgelerin sakinlerine evlerini tahliye etmeleri çağrısında bulundu. İbranice yayın yapan medya kuruluşları da geniş çaplı bir saldırı hazırlığından söz etti. Bölgedeki atmosfer hızla yeni bir çatışmaya doğru sürüklenirken, birçok gözlemci Tel Aviv'in Lübnan'da savaş ateşini yeniden alevlendireceğini öngörüyordu.
Ancak yeni bir saldırının başlaması için her şey hazır görünürken denklem aniden değişti. Donald Trump ile Benjamin Netanyahu arasındaki telefon görüşmesi ve ardından operasyonun durdurulduğuna ilişkin haberlerin yayımlanması, kamuoyunda önemli bir soruyu gündeme getirdi: Böylesine önemli bir kararın birkaç saat içinde değişmesine ne sebep oldu?
Bu sorunun cevabı İran tarafından verilen açık ve net mesajlarda aranmalıdır. Tahran, mevcut ateşkesin yalnızca tek bir cepheyle sınırlı olmadığını ve Lübnan'a yönelik herhangi bir girişimin mevcut anlaşmaların ihlali olarak değerlendirilebileceğini açıkça ilan etti. Aynı zamanda askerî uyarılar da yapıldı; bu uyarılar, yeni bir saldırının bedelsiz kalmayacağını ve verilecek karşılığın kapsamının Tel Aviv'in ilk hesaplamalarının ötesine geçebileceğini ortaya koyuyordu.
Bu durum önemli bir gerçeği gözler önüne seriyor. Batılı medyanın zaman zaman ABD ve Siyonist rejim hakkında çizdiği tablonun aksine, bu iki aktörün karar vericileri ahlaki ilkeler, uluslararası hukuk veya insani kaygılar doğrultusunda değil; maliyet-fayda hesabına göre hareket etmektedir. Karşı tarafın cevap verecek güç veya iradeye sahip olmadığını düşündüklerinde saldırıya geçmekte, ağır bedeller ödeyeceklerini değerlendirdiklerinde ise geri adım atmaktadırlar.
Bölgedeki gelişmelerin tarihine bakıldığında da aynı model görülmektedir. Lübnan'dan Gazze'ye, Suriye'den Irak'a kadar güç boşluğu veya caydırıcılık eksikliği ortaya çıktığında ABD ve Siyonist rejimin savaş makinesi daha aktif hâle gelmiştir.
Ancak etkili direniş, karşılık verme kapasitesi ve mücadele iradesiyle karşılaştıklarında hesaplarını değiştirmişlerdir. Başka bir ifadeyle savaşı engelleyen unsur diplomatik vaatler değil, savaşın maliyetlerinden duyulan korkudur.
Trump'ın son dönemdeki tutumu da bu çerçevede değerlendirilebilir. Defalarca "güç yoluyla barış" politikasından söz eden ABD Başkanı, aslında gücün mantığına en çok inanan siyasetçilerden biridir. Uluslararası alanda birçok kez müzakereyi uzlaşı aracı olarak değil, irade dayatma aracı olarak gördüğünü göstermiştir. Bu nedenle ancak karşısında caydırıcı bir güç gördüğünde gerilimi tırmandırmaktan vazgeçmesi doğal karşılanmalıdır.
Öte yandan Benjamin Netanyahu da son yıllarda dış krizleri iç sorunları çözmek için bir araç olarak kullanmaya çalışmıştır. Siyonist rejimin başbakanı, savaş ve güvensizliğin kamuoyunun dikkatini iç siyasi, güvenlik ve toplumsal krizlerden uzaklaştırabileceğini çok iyi bilmektedir. Bununla birlikte, çatışmanın genişleme ihtimalini ve artacak maliyetleri ciddi şekilde gördüğünde o da geri adım atmak zorunda kalmaktadır.
Bu nedenle Beyrut'a yönelik saldırının durdurulmasını yalnızca arabuluculuk girişimlerinin veya diplomatik temasların sonucu olarak değerlendirmek mümkün değildir. Diplomasi ancak güç desteğine sahip olduğunda etkili olur. Tecrübeler göstermiştir ki güçten yoksun müzakere, en iyi ihtimalle karşılıksız vaatlerle sonuçlanmakta, en kötü ihtimalle ise karşı tarafı baskıyı artırmaya ve daha fazla talepte bulunmaya teşvik etmektedir. Son olayda etkili olan unsur, Washington ve Tel Aviv'in bu sürecin beklentilerinin ötesinde sonuçlar doğurabileceğini anlaması olmuştur.
Bu gelişme Lübnan için de önemli bir mesaj taşımaktadır. Lübnan devleti son yıllarda Siyonist rejimin saldırılarını önlemek amacıyla diplomatik mekanizmalara ve uluslararası arabuluculuk girişimlerine birçok kez başvurmuştur. Ancak deneyimler, ulusal güvenliğin yalnızca dış aktörlerin vaatlerine dayanılarak garanti altına alınamayacağını göstermektedir.
Büyük güçler ülkelerin haklarını ancak çıkarları gerektirdiğinde savunur; farklı çıkarlar söz konusu olduğunda ise en açık saldırıları dahi görmezden gelebilirler.
Dolayısıyla Lübnan'ın güvenliğini sağlayacak olan unsur ne uluslararası açıklamalar ne de yabancı güçlerin garantileridir. Asıl belirleyici olan, düşmanın saldırının maliyetinin elde edeceği faydadan daha yüksek olduğu sonucuna varmasını sağlayacak bir caydırıcılık denklemidir. Ancak bu koşullar altında savaş ihtimali azalabilir ve kalıcı istikrar sağlanabilir.
Beyrut'un güney banliyösü Dahiye olayı, Batı Asya'nın çalkantılı ortamında gücün hâlâ aktörlerin davranışlarını belirleyen en önemli değişken olduğunu bir kez daha kanıtladı. Uygulama aşamasına kadar gelen bir saldırıdan Trump ve Netanyahu'nun geri adım atması, onların barış ve istikrara ilişkin görüşlerinde ani bir değişimin değil, askerî müdahalenin maliyetlerine dair hesaplarının değişmesinin sonucuydu.
Bu olayın temel dersi açıktır: Savaş kışkırtıcılığı, işgalcilik ve uluslararası hukuku ihlal etme konusunda uzun bir geçmişe sahip aktörler karşısında iyi niyete güvenmek yeterli değildir. Savaşı önleyebilecek olan unsur, denge kurmak, kararlılığı göstermek ve caydırıcı gücü muhafaza etmektir.
Beyrut deneyimi bir kez daha gösterdi ki saldırının maliyeti yükseldiğinde, en sert tutumlu siyasetçiler bile geri adım atmak zorunda kalmaktadır. Çünkü nihayetinde onlar, diğer bütün dillerden daha çok güç dilini anlamaktadırlar.
www.kudusgunu.com