Eğer Müslümanlar en başından itibaren Filistin halkını yeterince destekleseydi; onları silahlandırsaydı, eğitseydi, bilinçlendirseydi bugün durum çok farklı olurdu.
El Mesire'nin aktardığına göre, Seyyid Abdulmelik El Husi'nin konuşmasının tam metni şu şekildedir:
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur; O mutlak hükümdar ve apaçık haktır. Yine şehadet ederim ki Efendimiz Muhammed, O’nun kulu ve resulü, peygamberlerin sonuncusudur.
Allah’ım, Muhammed’e ve Âl-i Muhammed’e salât eyle, Muhammed’e ve Âl-i Muhammed’e bereket ver. İbrahim’e ve Âl-i İbrahim’e salât ve bereket verdiğin gibi. Şüphesiz Sen Hamîd ve Mecîd’sin. Allah’ım, seçilmiş hayırlı ashabından, bütün salih kullarından ve mücahitlerden razı ol.
Allah’ım, bize hidayet ver, bizden kabul buyur. Şüphesiz Sen işiten ve bilensin. Tevbemizi kabul et. Şüphesiz Sen tevbeleri kabul eden ve merhamet edensin.
Ey kardeşler ve kız kardeşler;
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Dünkü konuşmanın başında, Allah’ın hidayetiyle ilişkimizde dinlemenin, anlamanın ve nefsi ameli bağlılığa hazırlamanın öneminden söz ettik. Allah’ın hidayetini dinlediğimizde bu mesele – dün de dikkat çektiğimiz gibi – son derece önemlidir. Çünkü insan, Allah’ın hidayetinden ne kadar çok şey işitirse işitsin; eğer yeterli dikkat, dinleme, anlama ve ameli bağlılık konusunda içsel bir hazırlığa sahip değilse, bundan elde edeceği fayda son derece sınırlı olabilir. Oysa biz bu aşamada, Yahudi düşmanlarımız ve onların yardımcılarının yürüttüğü korkunç aldatma ve saptırma kampanyaları karşısında çok yüksek düzeyde bilinç ve basirete sahip olmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. Biz onlarla çatışmanın ve mücadelenin zirvesindeyiz. Karşı karşıya olduğumuz meydan okumalar, düşmanların bilinç eksikliği ya da sorumluluk hissindeki zayıflıktan kaynaklanan büyük gedikleri kullanamaması için her alanda yüksek düzeyde bilinç sahibi olmamızı gerektiriyor.
Ayrıca Kur’an Şehidi’nin – Allah ondan razı olsun – Allah’ın hidayetiyle doğru yolu bulma konusunda dinleme ve anlamanın önemine dair önemli bir metninden söz ettik. Öneminden dolayı onu yeniden aktarıyoruz. Şöyle diyordu:
“İnsan ilgili değilse, peygamberlerle dolu bir çağda yaşasa bile” yani peygamberlerle aynı dönemde yaşayıp onları dinlese bile, “Allah’ın ayetleri inse bile” yani vahiy taze şekilde inerken onları doğrudan duysa bile, “Musa’nın asasının yılana dönüştüğünü görse bile, eğer bunun üzerine sende temel bir kaide oluşturmazsan: bağlılık, anlayış ve bilinç; yine de saptırılmaya açık olursun.”
İnsan aldatma kampanyalarından etkilenebilir. Bu kampanyalar büyüktür ve bu çağda geçmiş dönemlere göre daha etkili, daha yoğun ve çok daha fazla araca dayanmaktadır. Bu nedenle bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey bilinçtir.
Dünkü konuşma, Bakara Suresi’ndeki şu mübarek ayet çerçevesindeydi:
“Ey iman edenler! ‘Raina’ demeyin, ‘Unzurna’ deyin ve dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.” [Bakara: 104]
Kur’an Şehidi’nin “Kur’an-ı Kerim’in Hidayetinden Dersler” başlıklı değerli derslerinde ortaya koyduğu açıklamalar ışığında konuştuk. Ayetin Bakara Suresi içindeki bağlamından, öncesindeki ayetlerden çıkarılan derslerden ve ayetin ifade biçiminden söz ettik. Dün de dinleyip okuduğumuz üzere, bu ayetten elde ettiğimiz en önemli derslerden biri; Allah’ın hidayetinin bize sunduğu meseleler karşısında büyük bir ilgi ve dikkat göstermektir. Aynı zamanda Ehl-i Kitap’la mücadelede her meseleye hak ettiği önemi vermektir. Bu çok önemli bir eğitimdir ve bizim buna büyük ihtiyacımız vardır ki gaflet, ilgisizlik ve umursamazlık hâlinde olmayalım. Çünkü onlar bundan en üst düzeyde faydalanırlar. Bu ümmetin şaşkınlık, gaflet, bilinçsizlik ve sorumluluk hissinden uzak bir durumda olmasını sürekli isterler. Bu da onların ümmeti içeriden hedef alan bütün komplolarının başarılı olması için verimli bir zemin oluşturur.
Kur’an Şehidi’nin – Allah ondan razı olsun – aynı konuda söylediği önemli sözlerden biri de şudur:
“Çünkü bu, Müslümanlar için ilahi ve eğitici bir yönlendirmenin başlangıcıdır; böylece İsrailoğulları’nın ruh hâlinden, ‘inek psikolojisinden’ uzak olsunlar: ‘Nasıl bir inek? Rengi ne? Bize benziyor… Şimdi gerçeği getirdin, şimdi…’ Hayır. İslam ve Kur’an-ı Kerim Müslümanlara çok yüksek düzeyde bir eğitim vermek üzerine kuruludur ki olaylar gerçekleşmeden önce harekete geçsinler; tekrar tekrar darbe yiyip sonra uyanan insanlar olmasınlar. Çünkü uyandıklarında kendilerini artık hiçbir şey yapamayacakları bir durumda bulurlar.”
Bu metni de iyi kavramamız son derece önemlidir.
Sonra Kur’an merkezli bir yürüyüş ve Allah’ın hidayeti temelinde hareket eden bir ümmet olarak bizim sorumluluğumuz; bu bilinç düzeyini, bu hidayeti ve büyük nuru pratik performansımızda ortaya koymaktır. Yahudilere karşı mücadelemizde, bu Kur’anî eğitim düzeyinde olmalıyız. Yüksek bilinç sahibi olmalı, sonra pratik şekilde hareket ederek gedikleri kapatmalı ve önleyici tutumlar geliştirmeliyiz. Çünkü ümmetimizin birçok ferdi, düşmanın ümmete verebileceği en büyük zararı verene kadar beklemeyi bir anlayış hâline getirmiştir. Oysa bu anlayış, Kur’ani eğitim ve Allah’ın hidayeti temelinde değil; şaşkınlık ve sapmışlık hâlidir.
Dünkü konuşmada da uzun uzun anlattığımız gibi; bazıları Yahudilerin bütün komplolarını uygulamaya koymasını beklemek istiyor. Örneğin “Onlar Mekke ve Medine’yi kontrol altına almayı planlıyorlar” dediğinizde, ümmetin birçok ferdi açısından bu durum önceden harekete geçmeyi gerektirmiyor. Aksine onların anlayışına göre Yahudilerin bütün ümmeti tam hâkimiyet altına almasını, her ülke ve bölgede kontrolü ele geçirmesini, her mescide ve her eve ulaşmasını beklemek gerekiyor. Ancak o zaman komplolarına karşı koymanın vakti geldiğini düşünüyorlar. Fakat bu, Kur’an Şehidi’nin şu sözüyle tarif ettiği durumdur:
“Uyandığında artık hiçbir şey yapamayacağı bir durumda olduğunu görür.”
Örneğin Filistin’in Yahudi-Siyonist işgaline karşı ümmetin sergilediği ihmalkârlığın sonuçlarını görüyoruz. Eğer Müslümanlar en başından itibaren Filistin halkını yeterince destekleseydi; onları silahlandırsaydı, eğitseydi, bilinçlendirseydi, güçlü şekilde inşa etseydi, siyasi ve ekonomik destek verseydi ve her türlü desteği sağlasaydı, bugün durum çok farklı olurdu. Ancak en başından beri bu yaklaşımı benimsemediler. Filistin halkını zayıflık, baskı ve ezilmişlik içinde bıraktılar. Arapların askeri müdahalede bulunduğu dönemlerde bile bu müdahaleler Filistin halkını güçlü kılacak tarzda olmadı.
Oysa faydalı olacak yaklaşım buydu. Hem Araplara hem Filistin halkına yarar sağlayacak olan buydu. Aynı zamanda Batılı kâfir güçlerin – Yahudi ve Hristiyanların – İsrail düşmanını desteklerken izlediği yöntem de buydu. Onlar İsrail’i desteklemeye, Yahudileri güçlendirmeye, eğitmeye, hazırlamaya ve himaye etmeye yöneldiler. İngilizler Filistin’i ve Şam bölgesinin büyük bölümünü işgal ettiğinde, Yahudileri güçlendirmek, eğitmek, askeri ve ekonomik olarak desteklemek için çalıştı. Siyonist hareket de Avrupa ve Amerika’daki etkisini kullanarak Yahudilere her türlü desteği sağlamaya yöneldi. Böylece onları Filistin’i işgal edecek noktaya kadar güçlendirdi. Süreç kademeli olarak bugünkü aşamaya ulaştı.
Amerikalılar ve Batı’daki Siyonist hareket açısından artık hâkim fikir; Filistin’i ve Arap topraklarının bazı bölümlerini işgal eden Siyonist Yahudilerin bölgedeki en güçlü askeri güç olmasıdır. Aynı zamanda Filistin çevresindeki Arap ve İslam ülkelerinin zayıflatılması hedeflenmektedir. Böylece “Büyük İsrail” haritası doğrultusunda geniş coğrafyada tam hâkimiyet kurmak ve ardından “Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi” ve “Ortadoğu’ya hâkimiyet” başlıkları altında bölgenin tamamı üzerindeki nüfuzlarını güçlendirmek istemektedirler.
Başlangıçtan itibaren yapılan ihmaller Filistin halkını çok zor aşamalara sürükledi. Filistin’in içindeki mücadeleyi karmaşık ve zorluklarla dolu hâle getirdi. Filistin halkının acıları büyüdü. Son derece zor şartlar altında mücadele etmek zorunda kaldılar. Gazze’deki son derece sınırlı imkânlara rağmen Filistin halkının güçlü ve etkili direnişi ortaya çıktığında bile Araplar ve genel olarak Müslümanlar yeterli desteği vermedi. Bu Filistin direnişine, bu kıyama, bu dirence ve cihada yeterince sahip çıkmadılar. Büyük ölçüde geri durdular. Böylece Batı girişimi ve Amerikan ortaklığıyla hareket eden Siyonist düşmana alan açıldı. Onlar da Gazze’deki direniş hareketine ve Aksa Tufanı’ndaki büyük kahramanlık operasyonuna karşı son derece vahşi ve saldırgan bir tutum sergilediler. Sorun budur.
Arap ve Müslümanların yaşadığı temel sorun; Yahudilerle mücadelede ve onların oluşturduğu tehlikeye karşı koymada hayati öneme sahip olan bu Kur’ani terbiyenin eksikliğidir. Onlarla mücadelede ihtiyaç duyduğumuz temel unsurlardan biri budur.
“Allah şöyle buyuruyor: ‘Ey iman edenler! Raina demeyin, Unzurna deyin.’ Peki neden hitap Yahudilere yönelik gelmedi de: ‘Ey Yahudiler, susun ya da bu kelimeyi kullanmayı bırakın’ denmedi? Çünkü düşmanın sana zarar verebilmesinin, seni yenebilmesinin ve seni aşağılayabilmesinin anahtarı senin kendi elindedir.”
Yani düşman, ümmetin içinde bulunduğu durumdan faydalanır.
Bu nedenle düşmanlar sürekli olarak ümmetin zayıf, sarsılmış, kriz içindeki ve büyük zaaflar taşıyan bir durumda olmasını istemiş ve bunun için çalışmıştır. Böylece onu kolayca istismar edebilir, derin şekilde sızabilirler. Sonuçta bu ümmet yenilmeye, çökmeye ve zayıflamaya açık hâle gelir.
Allah’ın hidayetinin bizi inşa ettiği durum ise yüce ve seçkin bir durumdur. Güçlü, onurlu, dirençli ve her türlü sızmaya karşı korunaklı bir ümmet olmamız istenir. Meydan okumalar ve tehlikeler karşısında güçten hareket eden bir ümmet olmamız hedeflenir. Allah Teâlâ ümmetimize ihtiyaç duyduğu bütün güç unsurlarını vermiştir:
Manevi düzeyde,
Yol gösterici vizyon düzeyinde,
Maddi imkânlar düzeyinde,
Coğrafi alan düzeyinde.
Bunların tamamı çok büyük güç unsurlarıdır. Bunlarla ümmet büyük ve son derece güçlü bir ümmet olabilir. Ancak ümmet bunlardan yararlanamadı. Çünkü baştan itibaren Allah’ın hidayetinden yüz çevirdi. Doğru vizyonu kaybedince diğer güç unsurlarından da faydalanamadı. Düşmanların istismar ettiği yanlış yönelimlere sürüklendi. Böylece siyasi kararlarını düşman kontrol eder hâle geldi. Siyasi olarak derin şekilde sızıldılar. Ekonomik olarak sızıldılar ve ekonomik politikaları kontrol altına alındı. Böylece bu ümmet büyük imkânlarına rağmen üretmeyen, sadece tüketen bir ümmete dönüştü. Kendi kendine yetmeyen, sağlıklı ekonomik temellere sahip olmayan bir ümmet hâline geldi. Kültürel ve düşünsel düzeyde de sızıldılar. Eğitim sistemi etkisiz ve faydasız hâle getirildi. Medya, toplumsal alan ve diğer bütün alanlarda büyük bir çöküş yaşandı. Bu çok üzücü bir durumdur ve ümmeti bugünkü hâline sürüklemiştir. Aynı zamanda düşmanlara, bu ümmete yönelik birçok tehlikeli plan ve komplolarını gerçekleştirme fırsatı vermiştir.
Bu ümmetin büyük sorunu; Kur’an’dan ve Allah’ın hidayetinden uzaklaşmasıdır. Bu onu bugünkü hâline getirmiştir. Oysa sağlam bir bina gibi olması gerekirken, maalesef ümmetin durumu dağılmış yün gibi olmuştur. Son derece zayıf, dağınık ve bütünlüğünü kaybetmiş bir yapıya dönüşmüştür. Düşmanlar bundan faydalanmış ve hâlâ faydalanmaktadır. Üstelik onların yaptığı bununla da sınırlı değildir:
Yumuşak, şeytani, saptırıcı ve bozucu savaşları yoğun biçimde sürmektedir.
Ümmeti her alanda içeriden sızarak kontrol altına alma çabaları devam etmektedir.
Özellikle siyasi yapı ve siyasi karar mekanizmalarına yönelik yoğun çalışmalarını sürdürmektedirler.
Ortam da buna uygundur. Çünkü halkların ve yönetimlerin büyük çoğunluğu doğru bir vizyona sahip değildir. Düşmandan gelen ve düşmanın çıkarlarına hizmet eden vizyonlara dayanmaktadırlar. Bu vizyonlar halkları daha fazla evcilleştirmekte, onları doğru yönelimlerden ve Kur’an’ın gösterdiği hikmetli seçeneklerden uzaklaştırmaktadır. Böylece Siyonist projenin son derece tehlikeli aşamalarının uygulanmasına uygun zemin hazırlanmaktadır. Düşman artık bunları açık açık dile getirmektedir. Oysa bunların Müslümanları ciddi şekilde harekete geçirmesi gerekir.
Allah’ın hidayeti ümmeti inşa eden bir yapıya sahiptir. Örneğin Allah’ın ipine hep birlikte sarılmayı, saf birliğini ve söz birliğini esas alır. Buna karşılık düşmanların ümmete sızdırdığı diğer yönelim; mezhebi, siyasi ve diğer bütün başlıklar altında ümmeti daha fazla parçalamaktadır. Sürekli bir dağılma ve toplumsal dokunun çözülmesi hedeflenmektedir. Hatta Batılı güçlerin araçları olan kuruluşlar, aynı aile içinde bile erkek, kadın ve çocuk arasında ayrılık çıkarmaya ve toplumsal dokuyu parçalamaya çalışmaktadır.
Düşmanlar ümmeti daha da zayıflatacak yönde çalışmaktadır. Parçalanmışlık, ayrılık ve farklılıkların büyümesi de buna dahildir. Görüş ayrılıkları, tutum farklılıkları ve korkunç dağınıklık oluşturulmaktadır. Bunu da “özgürlük”, “medeniyet”, “demokrasi” gibi başlıklarla sunmaktadırlar. Boş kalpler ve dinlemeye hazır kulaklar da bunu kabul etmektedir. Böylece ümmet daha fazla zillete, aşağılanmaya ve kayba sürüklenmektedir. Düşmanlar da bundan büyük ölçüde faydalanmaktadır.
Oysa Allah’ın hidayeti İslam toplumunu korur. Onu temiz, ahlaklı ve değerler üzerine kurulu bir toplum hâline getirir. İffet, temizlik, doğruluk ve yüksek bilinç temelinde bir toplum inşa eder. Düşmanlar ise bunun tam tersine çalışır; ümmeti her düzeyde zayıf hâle getirmek ve bütün güç unsurlarını kaybettirmek isterler. Acı olan da budur.
Şöyle de diyor:
“Düşmanların kullanabileceği gedikleri kapatmak gerekir; özellikle de müminlerin tarafında bulunan gedikleri.”
Bu da – dün de belirttiğimiz gibi – düşmanlarla mücadelede en önemli esaslardan biridir. Yani iç yapımızı güçlendirmeye yönelik birçok mesele son derece önemlidir. Çünkü Yahudi düşmanlar bu ümmete yönelik saldırılarında esas olarak içeriden sızma stratejisine dayanırlar. Mücadele yöntemlerinin temelinde bu vardır. Her alanda sızma peşindedirler.
Bu nedenle, düşmanların temel stratejisinin sızma olduğunu bildiğimize göre, bizim de önemli işlerimizin ve temel ilgi alanlarımızın büyük bir kısmı iç yapımızı korumakla başlamalıdır. Düşmanların kullandığı bütün gedikleri kapatmaya yönelmelidir.
Bütün alanlardaki gedikleri teşhis edebiliriz. Eğer bu, toplumumuzdaki bütün ilgili kurumlar için temel bir yaklaşım hâline gelirse, düşmanın kullandığı açıkları tespit edip kapatabiliriz. Böylece düşman ümmete sızmada başarılı olamaz.
“Bu yüzden bu ayeti güvenlik boyutuyla ele almaya çalıştık. Güvenlik boyutu derken; örneğin sana ‘seni arayacağız’ denildiğinde, sen yüzde yüz güvenilir bir kardeş olsan bile, bu uygulamayı ilk kabul eden sen olmalısın. Ya da dikkatli ve uyanık olman gerektiği söylendiğinde, bütün bu tedbirler aslında açıkları kapatmaya yöneliktir.”
Bu mesele özellikle güvenlik alanında son derece önemlidir. Çünkü Yahudiler güvenlik alanındaki sızmalara büyük önem verirler. Bu onlara büyük etkinlik kazandırır. Bilgi sızmalarıyla hassas verilere ulaşır, böylece ümmete büyük zarar verirler. Ardından operasyonel düzeyde sızarak suikastlar, patlamalar ve diğer saldırılarla suçlarını işlerler. Ümmete zarar vermek için sağlık alanı dahil her alanı kullanmaya çalışırlar.
Ancak en önemli mesele; bilinç ve uyanıklıktır. Düşmanı, yöntemlerini ve kullandığı araçları tanımaktır. Buna karşı önlemler almaktır. Bu yüzden güvenlik alanında güvenlik bilinci son derece önemlidir.
Örneğin:
Güvenlik rehberliği ana faaliyetlerden biri olmalıdır.
Medya programlarına, bilinçlendirme çalışmalarına, eğitim müfredatlarına ve kurslara dahil edilmelidir.
Casusluk hücrelerinin itiraflarından azami düzeyde faydalanılmalıdır. Çünkü bunlar düşmanın yöntemlerini ve kullandığı açıkları ortaya koymaktadır.
Bu güvenlik bilinci meselesi son derece önemlidir. İnsanlar yeterli bilinç düzeyine sahip olmadıklarında bazı güvenlik önlemlerinden rahatsız olabilirler. Bunları gereksiz kısıtlamalar olarak görebilirler. Oysa bunlar gerekli koruyucu tedbirlerdir.
Dünkü konuşmada da söylediğimiz gibi:
Genel düzeyde,
Çalışma alanları düzeyinde,
düşman her alanı hedef almaktadır.
Bazı çalışma alanları diğerlerinden daha hassastır. Düşman bu alanlara özellikle sızmaya çalışır. Bilgi sızması, sabotaj, öldürme, yön şaşırtma, engelleme ve pratik alanda sapma oluşturma bunların arasındadır.
Düşman iç durumu da sarsmaya çalışır. Her sorunu ve krizi kullanır, hatta yenilerini üretir. En küçük bir hassasiyeti, problemi ya da psikolojik zayıflığı araştırır ve bunu kullanır. Çünkü iç yapının sarsılması ümmeti zayıflatmanın temel yollarından biridir.
Düşman adeta mikroplar gibidir; bedendeki en küçük yarayı ya da zayıf noktayı bulup oradan sızar. Hassasiyetler, problemler ve krizler üretir. Bunları en kötü şekilde kullanır.
Sızma alanı çok geniştir. Ümmeti şu yollarla hedef alırlar:
Öldürme,
Yıkım,
İç yapıyı sarsma,
Çalışmaları engelleme,
Kamuoyunu ana meselelerden uzaklaştırma.
İnsanları önemsiz ve değersiz konulara boğarak büyük meselelerden uzaklaştırırlar. Bazıları ümmeti büyük tehditlerden uzaklaştırıp küçük meseleleri temel gündem hâline getirmeye çalışmaktadır.
Bu yüzden sağlam bir bilince sahip olmalıyız. Yahudi düşmanın temel stratejilerinden birinin sızma olduğunu bilmeliyiz. Bu sızmalar sadece öldürme amacı taşımaz; aynı zamanda iç yapıyı parçalamayı, çalışma alanlarını başarısızlığa uğratmayı ve insanları yanlış yönlendirmeyi hedefler.
Basiret ve bilinç düşmanın planlarını boşa çıkarabilir. Düşmanın yöntemleri konusunda bilinç oluştuğunda alınan tedbirler de daha kolay kabul görür.
Bugün düşmanın özellikle güvenlik ve bilgi alanında sızmaya büyük önem verdiğini görüyoruz. Çünkü bazen güvenlik sızmaları sayesinde elde ettiği sonuçları, uzun savaşlarla bile elde edemez.
Bu nedenle düşmanın kullandığı bütün açıkları teşhis etmek ve bunları kapatmak büyük önem taşır. Bu bilinç aynı zamanda güvenlik tedbirlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlar.
Örneğin burada arama uygulamalarından ve Yemen toplumundaki tokalaşma biçimlerinden söz edildi. Bunlar sadece örneklerdir. Bilinç arttığında daha birçok tedbir alınabilir.
Düşmanlar – casus hücrelerinin itiraflarına göre – sıradan sohbetlerden ve hatta gat oturumlarından bile faydalanmıştır. Çünkü birçok insan dikkatli ve bilinçli değildir. Bazıları çok konuşmayı sever ve önemli detayları bildiğini göstermeye çalışır. Casusluk yapanlar ise insanları konuşturarak bilgi alma yöntemlerini iyi bilirler. Böylece bazı insanlar çok önemli bilgileri sıradan sohbetlerde düşmana aktarmıştır.
İnsanlarda bilinç oluştuğunda, gereksiz konuların konuşulmaması gerektiği anlaşılır. Karşındaki kişinin zaten ilgisi olmayan meseleleri anlatmanın anlamı yoktur. Sosyal medyada ya da günlük sohbetlerde bazı bilgilerin düşmana gerçek hizmet sağlayabileceğini anlamak gerekir.
Düşünün ki bir kişi sosyal medyada ya da sıradan sohbetlerde verdiği bir bilgiyle Yahudilerin bir cinayet işlemesine yardım ediyor olabilir. Örneğin önemli bir yer, hassas bir çalışma ya da düşmanın hedef aldığı bir şahıs hakkında bilgi vererek onların suçlarına ortak olabilir.
Bazı insanlar teknik alanlarda da düşmana istemeden yardım etmektedir. Telefon numaraları ya da teknik bilgiler vererek sızmalara imkân tanıyabilmektedirler.
Bu nedenle bilinç, dikkat ve gedikleri kapatmaya yönelik önlemler son derece önemlidir. İnsan düşmana hizmet edecek davranışlardan kaçınmalıdır. Çünkü bu, ümmete zarar verir ve düşmana destek anlamına gelir.
Siyonist Yahudilere yapılan her türlü hizmet:
Bilgi hizmeti,
Sızma hizmeti,
Onların suçlarını kolaylaştıran hizmetler,
aslında onlarla iş birliği yapmak ve suçlarına ortak olmaktır.
Bu yüzden insanın bilinçli olması, tedbirlere önem vermesi ve düşmanın yöntemlerini tanıması gerekir.
“Gedikleri kapatan bütün önlemleri ilk uygulayan sen olmalısın. Mesele kapıları kapatmak ve geçitleri engellemektir.”
Bu çok önemlidir. Çünkü bazı insanlar bilinç eksikliği nedeniyle bu konulara bile tepki gösterebilir. Oysa özellikle hassas çalışma alanlarında güvenlik bilinci son derece yüksek olmalıdır.
Güvenlik bilinci, önlemleri kabul etmeyi kolaylaştırır. Bilinç sıfırsa insan bu tedbirlerin önemini anlayamaz.
Düşmanlar sızma için her yöntemi kullanır:
Teknik araçlar,
İnsan unsurları,
Ahlaki yozlaşma yayma faaliyetleri.
Toplumu bozmak onların hedeflerinden biridir. İnsanları yozlaştırır, Allah’la olan iman bağını zayıflatır ve sonra onları kendi çıkarları için kullanırlar.
Bu yöntem dünya çapında bilinmektedir. Amerikalılar ve Siyonist Yahudiler bunu her yerde kullanmaktadır. Örneğin Jeffrey Epstein belgelerinde görüldüğü gibi; siyasi liderleri, iş insanlarını, istihbaratçıları ve askerleri ahlaki suçlara sürükleyip bunları görüntüleyerek şantaj aracı olarak kullanmışlardır.
Bu yöntem dünya genelinde uygulanmaktadır. İnsanları fuhuş ve ahlaki suçlara düşürüp sonra onları bilgi sızdırma ve güvenlik alanında kullanmaktadırlar. Bu en çok önem verdikleri yöntemlerden biridir.
Çünkü yozlaştırılmış bir kişi artık çok ağır suçları işlemeye hazır hâle gelir. Çalışma arkadaşlarını, dostlarını hatta yakınlarını bile hedef alabilir. Fuhuş ve ahlaki çöküş insanın onurunu ve imanını yok eder, onu her türlü kötü göreve hazır hâle getirir.
Ayrıca ellerindeki görüntüler ve belgelerle baskı kurarlar. Bu yöntem bütün toplumlarda uygulanmıştır. Bu konuda çok yüksek düzeyde bilinç sahibi olmak gerekir. Çünkü bu son derece tehlikeli bir meseledir ve onlar bu yöntemi yoğun biçimde kullanmaktadır.
Güvenlik alanındaki sızma faaliyetlerinde, insani başlıklar ve insani yardım kuruluşları dahi kullanıldı. Yemen’de yaşananlar ve birçok ülkede görülen örnekler bunun açık göstergesidir. Bu, dünya genelinde bilinen bir gerçektir. İnsani yardım başlığı kullanılarak kuruluşlar üzerinden sızma faaliyetleri yürütülmekte, bu kuruluşların bilgi toplama alanındaki rolleri etkinleştirilmektedir. Hatta mesele yalnızca genel ve ayrıntılı bilgi toplamakla sınırlı kalmamakta, doğrudan suç niteliğindeki operasyonlarla bağlantılı yoğun faaliyetlere kadar uzanmaktadır.
Yemen’de yaşanan olayda olduğu gibi; kuruluşlara bağlı hücreler, İsrail’deki Siyonist Yahudi düşmanının “Değişim ve İnşa Hükümeti”ni hedef alan suç faaliyetlerinde doğrudan görev aldı. Kuruluş çalışanlarından oluşan bir hücre, yabancı bir unsurun yönetiminde faaliyet yürüttü. Yabancı unsur, bu ülkeden bazı kişileri yönlendirerek günler boyunca doğrudan izleme faaliyetleri gerçekleştirdi, toplantıları takip etti ve toplantılar yapılırken teknik imkânlar ile iletişim araçları üzerinden doğrudan İsrail düşmanıyla koordinasyon sağladı. Bu faaliyetler yalnızca genel bilgi toplama amacı taşımıyor, doğrudan saldırı operasyonlarının uygulanmasına hizmet ediyordu. Belirli noktaların bombalanması için saha çalışmaları yürütüldü; silah depoları, hassas ve önemli çalışma alanları, askeri üretim, füze programı, deniz kuvvetleri, hava savunması gibi kritik alanlar ile lider kadrolar hakkında geniş çaplı bilgi toplandı. Hatta toplum içerisindeki bazı hedefler hakkında dahi bilgi toplandı ve bunların hedef alınması amaçlandı. Bunlar, güçlü deliller ve ayrıntılı, birbirini doğrulayan itiraflarla sabit olmuş gerçeklerdir. Bazı saf ve gaflet içindeki insanların sandığı gibi mesele propaganda veya boş sözlerden ibaret değildir. Bu konu hakkında büyük bir bilinç sahibi olmamız gerekmektedir.
Ayrıca şöyle deniliyor: “Bu ayet”, yani mübarek ayet: “Râinâ demeyin, unzurnâ deyin” [Bakara:104], “ekonomik boykot konusunda bir delil niteliğindedir. Burada bir kelimenin boykot edilmesi gerçekleşmedi mi? Resulullah’ın ‘Allah’ın salât ve selamı onun ve ailesinin üzerine olsun’ döneminde Müslümanlar bir kelimeyi boykot etti; çünkü o kelimenin kullanımı Yahudilere destek anlamına geliyordu. O halde onların mallarını da boykot edin. Çünkü onların malları onlara büyük maddi destek sağlamaktadır. Ayrıca bu mallar, bedeninize ve vücudunuza ulaştırmak istedikleri her şeyi kabul etmeniz için size bir kapı açmaktadır. Zehirler, kısırlığa yol açacak maddeler, tedavisi zor hastalıklara neden olabilecek unsurlar… Bilimsel ilerlemeleri sayesinde bu konuda son derece tehlikelidirler. Pek çok zehirli maddenin üretildiği gelişmiş şirketler üzerindeki kontrolleri sayesinde psikolojik etki oluşturan unsurlar dahi kullanmaktadırlar.”
Kur’an Şehidi’nin “Allah ondan razı olsun” ekonomik boykotun önemine dair sunduğu bu sözler oldukça özlü ve yoğun anlamlar içermektedir. En başta düşmanların ekonomik alanda bu toplumların pazarlarından büyük ölçüde faydalandığına dikkat çekmektedir. Arap ülkeleri başta olmak üzere İslam toplumları tüketici fakat üretici olmayan toplumlara dönüştürülmüştür. Bu noktaya getirilmelerinde düşmanların büyük rolü vardır. Böylece bu toplumlar devasa pazarlara dönüşmüş, düşmanlar da bu pazarlardan çok büyük gelirler elde etmiştir.
Ekonomik alan, düşmanların gücünün temel alanlarından biridir. Büyük imkânlar ve kapasitelere ulaşmalarında belirleyici rol oynamaktadır. Üretmeyen, kendi kendine yetemeyen ve sağlıklı şekilde ekonomik kalkınma gerçekleştiremeyen toplumlarımızdan büyük faydalar elde etmektedirler. Öncelikle ham maddeleri ülkelerimizden çok ucuz fiyatlarla almaktadırlar. Ardından bunları işleyip yeniden üretmekte ve çok yüksek fiyatlarla ülkelerimize satmaktadırlar. Böylece devasa kazançlar elde etmektedirler.
Bu konuda medya kuruluşları, araştırma merkezleri, ekonomik kurumlar ve ilgili çevrelerin toplumlara ayrıntılı bilgiler sunma sorumluluğu bulunmaktadır. Çünkü birçok insan, düşmanların bu alandaki büyük sömürüsünün boyutunu ve bundan elde ettikleri devasa maddi desteği tam anlamıyla kavrayamamaktadır. Örneğin bazı istatistikler, düşmanların yalnızca sigara ürünlerinden Arap ülkelerinden milyarlarca dolar kazandığını ortaya koymaktadır. Diğer ürünlerde de durum aynıdır. Sigara ve tütün ürünlerinden milyarlar kazanmakta, diğer alanlarda da şirketleri üzerinden çok büyük gelirler elde etmektedirler. Bu gelirlerle savaşlarını ve ümmete karşı yürüttükleri çeşitli saldırı programlarını finanse edebilmekte, kendi yapılarını güçlendirmekte ve daha etkili hâle gelmektedirler.
Örneğin 2002, 2003 ve 2004 yıllarında boykot hareketlerinin yükseldiği dönemlerde bazı Avrupa ülkeleri ve Amerikalılar, Arap devletlerini bazı ürünleri boykot etmemeleri için tehdit etmişti. Çünkü kendi ifadelerine göre bu durum bazı şirketlerinin kapanmasına ve iflas etmesine yol açacaktı. Zira bu şirketler esas olarak İslam dünyası pazarına dayanıyordu. İki milyarlık Müslüman nüfus, dünyadaki en düşük üretime sahip, işsizliğin yüksek olduğu ve büyük ölçüde dış ürün tüketimine dayalı bir toplum hâline getirilmiştir. Bu nedenle sağlanan mali destek son derece büyüktür. Bu ümmetin düşmanlarına destek sağlayan bir konuma düşmesi ise büyük bir felaket ve acı verici bir durumdur.
Örneğin elimizdeki bilgilere göre, Amerikan ordusu Irak’ı işgal ettikten sonra ihtiyaçlarını Amerikan ve İsrail şirketleri aracılığıyla karşılıyordu. Hatta günlük sebze ihtiyaçlarını bile İsrail şirketlerinden temin ediyordu. Turp, domates ve diğer sebzeler Ürdün üzerinden getiriliyordu. Amaç, bu ihtiyaçları Irak halkından satın almamak ve Iraklıların Amerikan harcamalarından faydalanmasını engellemekti. Çünkü onlar yalnızca kendilerinin kazanç sağlamasını istiyordu. Gıda ihtiyaçlarının toplam maliyetini hesaplayıp bu paranın Iraklıların cebine gitmesini engellediler. Bunun yerine Amerikan ve İsrail şirketlerine yönlendirdiler. Sebze gibi basit ürünlerde bile bu derece hassas davrandılar.
Gerçekten de büyük kazanç elde ettiler. Irak petrolünü yağmaladılar. Bugün Irak petrolünden en fazla faydalanan taraf Amerikan şirketleridir. Irak petrol gelirleri Amerikan Merkez Bankası’na aktarılmakta, sadece Amerika’nın onay verdiği kadar kısmı Irak’a harcanmaktadır. Petrol gelirlerinin dörtte üçünü Amerikalılar almakta, kalan kısmın nasıl harcanacağına da yine onlar karar vermektedir. Böylece bu toplumları sömürmekte, zenginliklerini yağmalamakta ve halkların tüketim alışkanlıklarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadırlar.
Onlara sağlanan mali destek çok büyük bir suçtur.
Müslümanlar bir kelimeyi boykot etmişti; oysa ekonomik ve mali destek çok daha büyük sonuçlar doğurmaktadır. Bu destek, düşmanların maddi gücünü artırmakta ve ümmete karşı yürüttükleri faaliyetlere hizmet etmektedir. Kesin olarak bilinmektedir ki ekonomik boykot onların şirketlerini ciddi biçimde etkileyecektir.
Bu nedenle bu alanda sürekli bilinçlendirme yapılması ve ayrıntılı verilerin sunulması son derece önemlidir. İnsanların düşmanın toplumlarımızdan ve devletlerimizden ne kadar büyük mali kazanç elde ettiğini anlaması gerekmektedir.
Diğer önemli alan ise sağlık boyutudur. Gıda ürünleri, ilaçlar, kıyafetler ve kullanılan diğer birçok ürün üzerinden sağlık alanında hedef alma faaliyetleri yürütülebilmektedir. Sağlık alanı, düşmanların en fazla yoğunlaştığı başlıklardan biridir. Bu yöntem çok erken dönemlerden itibaren kullanılmıştır. Avrupa devletleri Amerika kıtasında yerli halklara karşı yürüttükleri faaliyetlerde sağlık alanını temel araçlardan biri olarak kullandı. Kızılderililere yönelik imha politikalarında sağlık üzerinden saldırılar başlıca yöntemlerden biri oldu. Bu alanda son derece uzmanlaşmış ve büyük ilerleme kaydetmiş durumdalar.
Kur’an Şehidi burada örnekler vererek şunları söylüyor:
“Zehirler”; insan sağlığını etkileyen, kişiyi yaşamı boyunca ağır hastalıklara sürükleyen veya ölüme götüren maddeler.
“Ya da kısırlığa neden olan şeyler”; nüfus artışını engellemek amacıyla kısırlık üzerinde yoğun şekilde çalışmaktadırlar. Çünkü ümmeti hedef alan nüfus azaltma politikaları yürütmektedirler.
“Ya da tedavisi zor hastalıklar bırakan şeyler”; bilimsel ilerlemeleri ve gelişmiş şirketler üzerindeki kontrolleri sayesinde bu imkâna sahiptirler. Bu durum hem bedensel hem de sağlık alanındaki tehditleri kapsamaktadır.
Ayrıca psikolojik boyut da bulunmaktadır: “İlgi duygusunu öldürürler, insanı soğuk, ilgisiz ve duyarsız hâle getirirler.” Bedensel, zihinsel, sağlık ve psikolojik durum üzerinde etkide bulunabilecek araçlara sahiptirler.
“Ey iman edenler! Râinâ demeyin, unzurnâ deyin ve dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.” [Bakara:104]
Bu ayetten çok önemli dersler çıkarılmaktadır. Daha önce de ifade edildiği gibi Allah’ın hidayetinden sunulanlar, mübarek ayetlerin taşıdığı anlamları tüketmez. Allah’ın şu buyruğunda belirtildiği gibi:
“Yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa ve ardından yedi deniz daha eklense yine Allah’ın kelimeleri tükenmez.”
Bu ayetlerden çıkarılan bazı önemli sonuçlar şunlardır:
Düşmanların her alanda sızmaya ve tüm açıkları kullanmaya ne kadar önem verdiği.
Açıkları tespit etmenin, planları ortaya çıkarmanın ve ümmeti koruyacak önlemler geliştirmenin önemi.
Düşmanın yöntemlerini ve yoğunlaştığı alanları ortaya koyan casus hücre itiraflarından faydalanmanın gerekliliği.
Sızma alanlarının çok çeşitli olduğu, ümmeti parçalamaya yönelik geniş hedefler taşıdığı ve Allah’ın hidayetinden uzaklaşmanın düşman planlarının başarıya ulaşması için uygun zemin hazırladığı gerçeği.
Özetle şunlara dikkat çekilmektedir:
Allah’a teslimiyetin pekiştirilmesi, Allah’ın hidayetine harfiyen bağlı kalınması ve meselelerin kişisel yorumlarla değerlendirilmemesi gerekmektedir. Allah’a teslimiyetteki gevşemenin sonucu, ilahi hidayetten yüz çevirmektir.
Bu mübarek ayetin Yahudilerle mücadelede çok önemli bir yöntem sunduğu, Müslümanlarda yüksek düzeyde dikkat, tedbir ve uyanıklık oluşturduğu belirtilmektedir. Müslümanlar bu eğitimi kaybettiklerinde Yahudilerin kendilerine karşı yaptıklarını görseler ve hissetseler bile önemsememeye başlamışlardır.
Doğruluk üzere olmanın ve iç yapıyı düzeltmenin önemi vurgulanmaktadır. “Düşmanın sana zarar vermesinin ve seni yenmesinin anahtarı senin içindedir. Eğer Allah’ın hidayeti ve kitabı doğrultusunda hareket edersen düşman sana zarar veremez ve onu mutlaka yenersin.”
Güvenlik alanında düşmanın yararlanabileceği açıkların kapatılmasına yönelik dersler sunulmaktadır.
Ekonomik boykot konusunda da önemli mesajlar verilmektedir. Müslümanlar bir kelimeyi boykot etmişlerdi; oysa bugün maddi boykot, düşmanların komplolarını finanse etmelerini engelleyecek çok daha büyük bir etkiye sahiptir. Ayrıca ürünleri aracılığıyla sağlık ve psikolojik alanlarda verdikleri zararlar da büyük tehdit oluşturmaktadır.
Bunlar, bu derslerden çıkarılabilecek bazı sonuçlardır. Daha geniş istifade imkânı ise “Kur’an’ın Hidayetinden Dersler” içerisinde doğrudan bulunmaktadır.
Yüce Allah’tan bizleri ve sizleri kendisini razı edecek işlerde muvaffak kılmasını, şehitlerimize rahmet etmesini, yaralılarımıza şifa vermesini, esirlerimizi kurtarmasını ve bize kendi yardımıyla zafer nasip etmesini diliyoruz. Şüphesiz O duaları işitendir.
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
www.kudusgunu.com